blok_reklamlar1




99 Esma 99 Hikaye

Bütün kâinat ve insan O’nun “Esmâ”sının tecellisidir. Bu tecellileri müşahede etmek, sayıp bilmek, öğrenmek ve bunun sonucu olarak kulluk bilincine sahip olmak var oluş amacımızdır.

 

Asfa Eğitim Kurumları olarak öğrencilerimize bu bilinci kazandırmak ve buna özendirmek amacıyla “99 Esma 99 Hikâye” isimli bir yarışma düzenledik. Lise öğrencileri arasında yapılan ve 62 eserin yer aldığı yarışmada dereceye girenler;

 

– 1. Şeyma Öykü ŞAHİN –  İphone 5

– 2. Handenur ÖZTÜRK – Video Kamera

– 3. Esra YEŞİLÖZ – Fotoğraf Makinesi ile ödüllendirildi.

 

1. Olan Eser: İbret-i Âlâ

Murat ve babası Mehmet Hüseyin Efendi kaymakamlıktan ayrılıyorlardı; mürur tezkeresini almışlardı. Babası büyük özveri ile soğukkanlılığını muhafaza etse de aynı şey oğlu için geçerli değildi. Yolda yürürken sükûnetini korumaya çalışıyor ancak başarılı olamıyordu. Sarığını yerlerden esnaf topluyor, iyice kafasına yerleştirse bile hareketleri başında durmasına mani oluyordu. Babası sitem ile karışık gurur ile:

 

—Oğlum gören de imtihanı geçtin zannedecek! Dur hele kazanıncaya bir şey bırakmadın he!

 

Nasıl havalara uçmasındı. Ondan mutlusu yoktu ki, İstanbul’a gidecek ve medrese tahsiline orada devam edecekti. Beş çocuklu bir ailenin ikiz erkek evladından sadece birisiydi Murat. Ancak ikizinin aksine oldukça olgun, oldukça da zekiydi. Her seferinde ağabeylerinden ve ikizinden farklılığını ortaya koyuyordu. Bunu babası da fark etmiş olmalıydı ki bu cevheri işlenmek üzere dönemin en iyi hocalarına teslim edecekti.

 

Mehmet Hüseyin Efendi’nin ailesi oldukça köklü bir aileydi, babası ve dedeleri 3 kuşaktır bezzazlık ile meşgul olan İstanbul ikametli bir aileydi. Ancak kader onu Bursa’ya getirmişti. Bu getirişin sebebi, hanımı Atike Hatundan başkası değildi. Atike Hatun’un babası varlıklı bir ipek tüccarıydı. Tanışmaları ise Mehmet Hüseyin Efendi’nin Bursa’ya kumaş alımı için gelmesiyle olmuştu. Velhasıl Murat, her iki taraftan da köklü ve varlıklı bir aileye sahipti. Ancak bu köklü aileye mensup olmanın şerefini ancak o taşıyabilmiş ancak o kardeşlerinin içinde sivrilebilmişti. 

 

Limandan babası münasip bir gemi ayarlamış, tüm aile efradı Murad’ı ve babasını uğurlamak üzere oraya toplanmıştı. Murat, dört yaş dört ay dört günlükken Âmin alayı ile tahsiline başladığı Eyüp’e  tekrardan dönüyordu. Hayal-meyal hatırladığı bu yeri pek hoş anılarla hatırladığındandı bu sevinç. Murat’ın bir zamanlar Eyüp’e birlikte gittikleri ikizi Meşiet, veda esnasında haset etmiyor gibi duruyor ancak içinden “Neden o giden ben değilim?!” diye hayrete düşüyordu. Meşiet’in maksatları hakikaten “meşiet” üzerine kalıyordu. Hiç Murad’tan alınmış nasibi yoktu vesselam. 

 

Ablaları ile vedalaşmış, sıra annesine gelince uzun bir duygu seli yaşanmıştı. Uzun bir veda faslının ardından nihayet gemide yerlerini almışlardı. Uzun bir yolculuğun ardından da Eyüp’e varmışlar, Mehmet Hüseyin Efendi’nin kardeşi Kapalı Çarşı esnafı Mahmut Rüstem Efendi’nin yanına yerleşmişlerdi. Çok değil 2 gün sonra Süleymaniye Medrese’sinin giriş imtihanları serüveni başlayacaktı. Kendisini oldukça hazır gören Murad, babasıyla vesile-i himmet babında Eyüp Sultan Hazretlerini ziyarete gittiler. Bir de ne görsünler on küsur yaş civarında onlarca civan da orada aynı maksat içinde bulunuyorlardı. Âminler birbirine karışmış, diğer bir taraftan da fısıltı gazetesi fısıltıları iş başındaydı. Üç, beş kişi aralarında :

-Pısstt, duydun mu bu sene Molla Cafer’in oğlu Vechi de girecekmiş imtihana ne dersin?

—Deme ya, yandık desene! Tövbe estağfirullah!
—Breh, breh… Desene bizim işimiz yaş!
—Ya-hu, Allah, Mukaddim’dir. Neyine telaş edersiniz? Değil Molla Cafer’in oğlu allame-i cihanın oğlu olsa dahi Allah dilediğini yükseltir.

—Doğru doğru, vallahi gaflete düştük bir an.

Murad, 1 Fatiha 3 İhlâsı zar zor bitirdi, karıştırdı durdu, zira kulağı akranlarındaydı. Hak verdi içlerinden birine. Allah, Mukaddim idi. Değil mi ki Murad’ın üstüne tesir eden o ism-i şerifti. Bundan sonra da acep, daim olacak mıydı? Onu da hayat imtihanı haricinde bu imtihan gösterecekti.

 

Önceleri imtihan için uygunluk münakaşasını geçenlerin isimleri sıralanacaktı. Murad ile aynı umudu taşıyan onlarca genç ve yakınları, Süleymaniye Medresesi avlusunda toplanmıştı. Herkes gürce sesli Özbek tipli görevliye dikkat kesilmişti. Sınava girecekleri sıralıyordu:

 

–          Lütfi oğlu Ahmet Tevfik!

–          Mahir Ali oğlu Siraceddin!

–          Mehmet Hüseyin oğlu Murad!

… denince artık Murad’ın da ilk adımına ramak kalmıştı. Az önce ismi zikredilenler konunun ne olacağının heyecanını yaşıyorlardı. Keza bir yandan mollaların oğulları da dildeydi. Kimisi bunu önemsemiyor kimisi ise içten içe korkuyordu. Hatta içlerinden gerçekten molla oğlu olanlar dahi tamamen kimlik değiştirircesine gözdağı veriyordu. Lakin o molla oğullarının namı meşhur olanlarının ismi açıklanınca foyaları da meydana çıkmış oldu. Herkesin gözünde bir an o zatlar oldukça zelil bir duruma düştü. Gerçi bu zelilliğin yerini alan sınav heyecanı olduğu gibi “ne de olsa her birimiz Müslüman kardeşiz” düşüncesi vuku buldu.

 

            Tüm öğrencilerin isimleri açıklanınca her bir ilmin sınav konuları verilmişti. Gür sesli görevliye göre “işbu tezler, tez vakit 3 günü aşmayacak şekilde Süleymaniye Medresesi Tahkim Kuruluna sunula!”ydı. Bizim Murad’tan ne haber derseniz, büyük bir olgunlukla daha şimdiden görevine odaklanmış ve dahi tevekkülünü de eksik etmemişti. Bugünkü sınavın ilk adımını atlatmıştı. Baba-oğul Mehmet Rüstem Efendilerin evine doğru yola koyulmuşlardı. Babası:

 

—Bak oğul, sana bugüne kadar dillendirmediğim bir şeyden söz edeceğim. Bu olgunluğa erişmiş görüyorum seni, ne dersin?

 

—Şüpheniz olmasın baba, buyurunuz.

 

—Seni ve Meşiet’i daha ananızın karnındayken büyük bir özenle yetiştirdik. Şam’dan Portekiz’den nice bilindik bilinmedik özel yiyecekler getirttim. Anneniz oldukça yiyeceklerinizden seçiciydi. Sizi daha karnındayken büyük adam muamelesi gösterdi, konuştu, dua etti, dua aldı. Sonra doğdunuz, daha nice özen devam etti. Hep bir örnek davrandık size, öyle ki isimlerinizin anlamını da bir tuttuk. Büyüdünüz tahsil yaşınız geldi. Öğreniminizi de en iyi hocalardan yaptırdık. Siz de sıbyan mektebinde başa baş gittiniz. Tam da sadaka-i cariyem iki tane derken, medresede ne olduysa oldu. Meşiet, artık eskisi gibi değildi. Uzun lafın kısası; ancak bu emeklerin tam karşılığı sen verebildin oğlum. Sen ki Allah’ın bize Mukaddim tecellisisin. Bunları şımarasın diye söylemiyorum bilesin ha!  Allah dilediğini yüceltir; dilediğini al-aşağı eder. Bunu sakın aklından çıkarma!

 

—Allah olduğum yoldan şaşırtmasın, nefsimin eline beni bırakmasın!

—Âmin yavrucuğum âmin! Bundan sonra ben Meşiet’i düzeltene değin, sen burada amcanlarla kalacaksın. Sonra Meşiet’i de getireceğim. Bu sıra da sen de olduğun yolda dosdoğru ilerleyip o çok korktuğun mollaların oğullarının babaları gibi olacaksın! Söz mü?

—Söz!

—Heyyt be! Aslan parçasıııı! 

 

…dedi. Sarıldı oğluna “tek sermayem” edasıyla.  Murad’ın içindeki yük bir kat daha artmıştı ama içindeki inanç biraz daha körüklenmişti.

 

            O gece boyu tezini tamamlamıştı. Sabahına teslime gitmiş, kurulun ilgisini çekmişti. İlk satırları dahi okuyan süzercesine inceliyordu Murad’ı. Aralarından topluca tipli bir hoca:

 

—Az bekleyin, ikindi okunmadan sonuçlar belli olur.

 

diyerek savdı. Biçare beklemek mecburiyetindeydiler. Vakit doldurmaları lazımdı. Bir limonatacıya rast geldiler, ferahladılar. Sonra birden Mehmed Hüseyin Efendi’nin aklına kardeşinin yanına gitmek geldi. Adam ne de olsa tacirdi. Her akşam ne olup bittiğini öğreniyordu ama kendisinin görerek öğrendiği bir başkaydı. Mehmet Hüseyin Efendi ticari mantığından konuşarak:

 

—Hadi beri gel de amcanın yanına gidelim, mal bakalım bizim dükkâna he?

—Gelmesem mahzuru olur mu baba, ben kütüphanede otursam?

—E, iyi bari. Kaybolma ha! Şuradaki camide namazı kılar öyle neticeye bakarız tamam mı? Sakın kaybolayım deme ha! Burası Bursa’ya benzemez evlatçığım.

—Tamam, tamam. Yok, yok kaybolmam, merakta kalmayın.

diyerek ayrılırlar. Yol boyunca yürür Murad, köşeyi döner ilk geldiği gündeki fısıltı gazetesi elemanlarından birini görür:

—Selamünaleyküm kardeş!

—Ve aleykümselâm, tanış mıyız?

—E, kalu beladan!

—Hee.

—İmtihana mı girdin?

—Yaa. Evet

—Hmm, ümit var mı?

—Müslüman ümitsiz olur mu?

—Hâşâ!

—He şöyle!

—Molla Cafer’in oğlu Vechi girmiş mi sınava bilir misin?

—Hah sorma ya, herkes ondan korkardı hasta olmuş fakirim.

—Aaa, tüh tüh! Allah acil şifalar versin. Nereye gidersin?

—Eve, nereye gideceğim.

—He iyi bari ben de bir kütüphaneye gideceğim. Haydi selametle!

 

            Mehmet Hüseyin Efendi çarşıda yolu güç bela bulur. Bu sırada Meşiet de İstanbul’a gelmiş, ikinciye geldiği İstanbul’a amcasından yardım almak için anlaşmak üzere dükkâna doğru yol alırken kumral sakalının çene hizasındaki sarılıktan tanıdığı babasını görür. Bir telaş ile uzaklaşırken bir yandan da yol yordam öğrenmek için sarığını açar. Tek ucu ile yüzüne peçe yapar ve kumaşları incelemeye başlar. Bu sırada muhabbetlere tanık olur:

 

—Ne yaptın ağabey, girdi mi sonunda?

 

—Yok be oğlum, bekliyoruz hala. İkindiden sonra açıklayacaklarmış.

 

—He iyi bari de oğlan nerde?

 

—Kütüphanede bekleyecekmiş kerata.

 

—Akıllı adamın beklediği yer başka yer olamaz be ağabey, akıllı yeğenim benim.

 

Konuşması geçer geçmez Meşiet topukları yağladı. Bir an önce Murad’a ulaşıp, ikna etmesi gerekmekteydi. Arap atı gibi koşar İstanbul sokaklarında. Sonunda varır, nefeslenir ve sessizce o da girer kütüphaneye. Yanına yaklaşana değin Murad’ın kıyafetlerini iyice belledi. Yine büyük bir sessizlikle arkadan dürttü, sessizliği bozan bir ses yankılandı dalga dalga:

 

-Karrrdeşşşiiim!!

 

-Muraaad!!

 

Tüm ulema onlara döner ve beyni gagalayan “cık,cık,cık,cıkk” sesleri ile tepki görürler. Dışarı çıkarlar. Ayaküstü bir muhabbetin ardından Murad’ın dikkatini Meşiet’in tuhaf tavırları çeker. Bu tuhaf tavırları kuytu bir yerde kel alaka bir zamanda:

 

—Özür dilerim! sözü ve o nokta darbesi, bayıltıcı darbe, takip eder. Meşiet’in kuşak ve sarık değiştirmesi. Murad’ın yere yığılması ve Meşiet’deki pişmanlık, hırs ve haset. Bu duyguları bastırmak için yükselen bir figan ile:

 

—Yetişiiiin bir Âdem evladı bayılmış yetişiiin! Çok geçmeden bir dolu insan toplaşınca:

 

—Bu veledi ben tanırım. Mecnunun biridir. Kendini medrese sınavlarına girecek zanneder. Zavallıcık, çalışırken kafayı sıyırmış. Bimarhanden kaçmış olacak. Size zahmet oraya götürüverin. Benim acil bir helâya gitmem lazım!                                                                   diyerek fırsat oluşturur ve imtihan sonucunu öğrenmeye koşturur.

 

     Yüklü bir cülus bahşişi almış yeniçeri sırıtmasıyla, ikizi olmanın sefasını süreceğini düşünüyordu. Aklından “Heeehh, uzun bir müddet Murad’dan da kurtulduk. Babam da Bursa’ya dönene kadar olay çakılmaz. Çakıldı mı da bir çaresine bakarız. İstanbul’a nasıl gelmeyi başardıysam bunu da çözerim. Hey Allah’ım ne zekiyim!” diye içinden bin bir fitne fücur işleri geçiyordu.

 

    Sonunda medreseye vardı. En nihayetinde imtihanı geçtiğine dair raporu aldı. Kendisinin dış görünüşüne göre –ki zaten Murat’ın tıpkısının aynısıydı- kendisini Murat olarak tanıttı. Bu sefer sıra karşılıklı münakaşaydı. Tez hakkında soru soruyorlar, Meşiet cevaplıyordu. İlk intiba ve tezden Murad ve Meşiet, tam puan almışlardı. Kapıdan geçemiyordu, öyle ki koltukları kabarmıştı. Sonuçta anlı-şanlı Süleymaniye Medresesi Talebesi olmanın haksız gururunu taşıyordu.

 

Murad’ı en son bıraktığı yerin en yakınındaki esnafa sordu, bimarhanye götürüldüğünü öğrendi. Bunun üzerine büyük bir soğukkanlılıkla amcasının evine gitti Meşiet. 

 

Koltuklarının kabarıklığı bir anda balon misali sönmüştü zira karşısında Murad, babası, amcası ve bir zabit vardı. Olay enine, boyuna görüşüldü. Meşiet, af diledi. Murad da.  İş tatlıya bağlandı gibi görünse de zabit, ikizleri kadıya kadar götürmek üzere onlara eşlik etti. Kadı Meşiet’e 25 değnek falaka cezası verse de razıydı. Neticede içinde üzüntü de vardı, hiç değilse bu dünyada atlatmayı yeğlemişti.

 

Yıllar geçti Murad, Süleymaniye Medresesi mollalarından oldu. Onlarca divan, onlarca sebil, yüzlerce hayır-hasenat ve binlerce talebesi vardı.  Babasının isteğini yerine getirmiş daha da zirvelere çıkmıştı. Şeyhü’lislam’ın sağ kolu olmayı başarmıştı.

 

 Meşiet’e gelince, kendini içten içe affetmedi. O da başta İstanbul’da kalıp amcasının dükkânında getir-götür işleri ile meşgul oldu; şimdi ise babasının dükkânında babasına kalfa aynı zamanda iyi bir terzi oldu. İstanbul-Bursa derken vesile farklı olsa da her birinin nasibi bir şekilde nasiplisini bulmuştu. Murad’ın bize görünen tecellisi Mukaddim idi, yine de Allah-u Âlem. 

Şeyma Öykü ŞAHİN 

| Paylas